A Heykel

Heykel Mozaik & Sanat Atölyesi
Heykeltıraş Abdullah Özalp
Özalp Heykel Mozaik & Sanat Atölyesi
Özalp Heykel Mozaik & Sanat Atölyesi
Özalp Heykel Mozaik & Sanat Atölyesi

Usta iş başında.

Harbiye heykelciliği en önemli çıkışını, Antakyalılar'ın Vali Göbeği dediği alanda Abdullah Özalp'in yaptığı Tyhke Anıtı ile yaşadı. Bu heykel, akademisyenler tarafından eleştirilse de çevrenin bölgesel özelliklerini yansıtması açısından önemli bir işlev görüyor.
Antakya'da kuşaktan kuşağa yürüyen bu geleneğin bugünkü temsilcilerinden baba Ali Özalp öne çıkıyor. 80 yaşının üzerinde olduğu için artık heykel çalışmıyor, yalnızca küçük taşlar üzerine kazıma yoluyla yazılar oyuyor. Ailede heykelciliği, bir klasik Roma heykelciliği çizgisi anlamında geliştiren kişi ise, Ali'nin oğlu Abdullah Özalp. Ali Özalp'in çocukları arasında da en yeteneklisi Abdullah; kendisini sürekli yenilemeye özen gösteren ustanın ilk çalışmaları ile sonrakiler arasındaki gelişmeyi gözlemlemek mümkün.

Devamını oku...

Suriye sınırında küçük, kendi halinde bir kasaba Harbiye... Bu küçük kasabada yaşayan bir aile, 3 kuşaktır binlerce yıllık Anadolu heykelciliğini tek başına sürdürüyor...

Antakya'nın Harbiye Mahallesi'nde, evinin bahçesindeki atölyesinde çalışan heykeltıraş Abdullah Özalp, yonttuğu gövdeye bakıp, "Müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz" diyerek hayıflanıyor...
Bu hayıflanmasında çok da haksız değil... Atölyesinin hemen arkasındaki otel, Arap turistlerin sıkça geldiği bir yer. Araplar heykel atölyesinin yanından geçip otellerine gidiyorlar ve Abdullah Özalp'i heykel çalışırken gördükçe, "Siz kafirsiniz, dinsizsiniz" gibisinden söylenerek geçiyorlar.
Harbiye neredeyse Suriye sınırında duruyor. Heykelcilik ise Antakyalı Özalp ailesinin artık tüm geçmişi.. Aile, Fransız işgali yıllan öncesinde, elle kitap yazımı anlamında "hattatlık' yapıyormuş. Yazım işini kolaylaştırıp kitap sayısını çoğaltmak için aile, "steatid" denilen taşı 1,5 x 1,5 x 15 cm. boyutlarında kesip üzerine cümleleri tersten kazımış ve bir kalıp elde etmiş! Yöredeki Fransızlar bu özgün baskı tekniğini fark edince, önce kitapları sonra da steatid taş kalıplan sömürürcesine satın almışlar. Bugün artık ne Harbiye'de ne de ailede bu ilginç çaba- ya ait izlerin bir örneği var! Bu sıra dışı baskı kalıplarının Fransızların eline geçmiş olması, yöre etnografyası açısından büyük bir kayıp. Bu nedenle Abdullah Özalp üzülerek, "Bilseydik kendimize de birkaç numune saklardık" diyor.
Fransızlar hat sanatına ilişkin örnekleri tüketince, aile, geçimini sağlamak için, önce kazıma yoluyla Arapça yazıların işlendiği taşları üretip satmaya girişmişler. Ama Fransızlar, Arap abecesinin monotonluğundan sıkılıp, kuş ve çiçek motifleri gibi şeyler istemişler. Böylece iş, yazı ve kazımadan küçük heykelciklerle hatıra eşyalar üretimine kadar gelmiş. Ailenin eli taş üzerine şekiller kazımaya yatkın olduğundan, bir gelenek başlamış. Kullanılan taşlar ise, başta mermer olmak üzere kireçtaşı, bazalt, steatid ve ender olarak da damarlı ham turkuvaz.
Ustaların yaptığı örnekler başlangıçta teknik yönden oldukça zayıfmış. Daha sonraki yıllarda, özellikle Abdullah Usta, tekniğini epeyce geliştirmiş. Artık işçiliği en başarılı olanları bir suredir satmıyor: "Amacım, başarabilirsem Harbiye'de bir müze kurmak."

Yağ Kandilinin Öyküsü
Antakya'da kuşaktan kuşağa yürüyen bu geleneğin bugünkü temsilcilerinde baba Ali Özalp öne çıkıyor. 80 yaşının üzerinde olduğu için artık heykel çalışmıyor, yalnızca küçük taşlar üzerine kazıma yoluyla yazılar oyuyor. Ailede heykelciliği, bir klasik Roma heykelciliği çizgisi anlamında geliştiren kişi ise, Ali'nin oğlu Abdullah Özalp. Ali Özalp'in çocukları arasında da en yeteneklisi Abdullah; kendisini sürekli yenilemeye özen gösteren ustanın ilk çalışmaları ile sonrakiler arasındaki gelişmeyi gözlemlemek mümkün.
Bir gün, daha ilk yıllarında, ustamız antik dönem bir yağ kandili yapmış, üzerinde de motif olarak, "kafasına göre" Asur, Roma ve Grek figürlerini yan yana kullanmış. Bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın hediyelik eşya satış merkezi DÖSİM'e satmış. Ardından ABD'li bir hanım bu kandili alıp, Türkiye'de orijinali de vardır, diyerek tanıdığı bir profesöre göstermiş. 0 da fakültesindeki belli başlı uzmanlarla birlikte bizim Kültür Bakanlığı'na uzun bir faks çekip fazladan bilgi istemiş ve "tüm araştırma masraflarını üstleniyoruz" notunu da düşmüş.
Kültür Bakanlığı da bütün müze ve koleksiyonculara durumu duyurmuş, kandilin orijinalinin bulunması için. Kuşkusuz bir sonuç çıkmamış; ama sonradan Van Müzesi'nin DÖSİM yetkilisinin aklına Abdullah Usta gelmiş ve olay kısa sürede çözülmüş. Sonradan ABD'li profesörlerin bir kısmı Türkiye'ye gelip, Abdullah Usta'yı heykel atölyesinde ziyaret etmişler ve buranın "dünyada klasik Roma çizgisine en yakın atölye olduğunu" belirtmişler!
Harbiye heykelciliğini sosyolojik olarak irdelediğimizde, savaş sonrası işgalin ağır koşullarında toplumdaki etnografik birikimin kendisini yeniden yarattığını söylemek mümkün. Bir başka deyişle, Antakyalı bu heykelci aile, binlerce yıl önce belki de aynı köyde yaşayan heykel ustalarının geleneğini devralmışlar.
İşin ilginç yanı, Özalp ailesi için aynı koşulların günümüzde de devam etmesi. Ali Özalp'ten sonraki ilk kuşak çalışmalarını hala Harbiye'de sürdürürken, ikinci dalga diyebileceğimiz "torunlar" kuşağı da, bu yöresel heykelciliğe Antalya'da devam ediyorlar. Bu dışa açılma çabası, hem yeni başlayan geleneğin sürdürülmesi, hem de işin yaygınlaştırılması açısından önemli. Alıcıların önemli ölçüde yabancı olması, kuşkusuz bu konuda ilk elden belirleyici bir işleve sahip. Ayrıca Antalya gibi turistik bir kentte çalışmak, heykeli Türk toplumuna benimsetmek ve sevdirmek yönünden de önemli.

Mektepli alaylı tartışması
Bir toplum içinde yer alan heykeltıraşlar, toplumun yukarıda değindiğimiz geleneklerinden ötürü, müşterilerini genellikle içinde yaşadıkları toplumdan seçme olanağı bulamıyorlar. Ayrıca kısaca işlemeye çalıştığımız Harbiyeli heykeltıraşların bu noktadaki sorunları iki yönlü. Örneğin, Antakya'nın merkezinde halkın "Vali Göbeği" dediği binaların ortasına Abdullah Özalp bir Tykhe anıtı yapmış. Tykhe (Fortuna) Antakya kentinin simgelerinden ve antik dönem tanrıçası. Kentin günümüzdeki Anadolu-Ortadoğu sentezi kültürüyle doğrudan bir bağlantısı yok. Tüm amaç, turistik bir batılı çağrışım yapmak. Bu nedenle anıtın dört bir yanını, Antakya ve çevresinin tarihi-turistik sembolleriyle donatmışlar.
Ancak Özalp'ler anıtın orada kalıp kalmayacağından kaygılılar; nedeni ise, sanatçısının "ehil olup olmaması', yani "alaylı" bir ustanın elinden çıkması. Akademi kökenli heykeltıraşlar, Harbiye'dekiler gibi halk sanatçılarına biraz tepeden bakarak dudak büküyorlarmış. Sözün gelişi, ustanın hemşerisi ve akademi kökenli "mektepli t' bir heykeltıraşın anıt için yaptığı "yamalı bohça" yakıştırması, buna bir örnek... Oysa bu anıtı, batının bugün ulaştığı sanatsal ölçülerle güya eleştirmek yerine, bölgenin kendi otantik geçmişinden çıkardığı kültürel bir kazanç saymak gerek.
Çünkü antik dönemde Anadolu'da Perge, Aphrodisias, Tralles ve Bergama gibi, neredeyse kentlere özgü heykel okulları varken, bugün modern çağlarda oluşmuş, dünya çapında bir Anadolu heykeltıraşlık okulundan söz açmak ise yalnızca "abes" Üstüne üstlük bugünün Anadolu'su, Ankara gibi bir metropolde bile heykel görünce hala "içine tüküren" yöneticilerle ya da Atatürk büstlerinin karşısına ellerindeki çekiçlerle çıkıp, "put" diyerek kırmaya çalışan kişilerle dolu. Tabii böylesi heykel tahripleri karşısında "mekteplilerin" bir dizi heykelsel eyleme "geçememeleri" de epeyce ilginç...

"Ahlaksız tanrı" olur mu?
Antakya'daki Tykhe'ye geri döndüğümüzde, tanrıçanın yeni anıtına "mektepliler" dışından gelen diğer eleştiriler ise, Tykhe'nin bir "fahişe" olduğu noktasında toplanıyor. Oysa Tykhe- Fortuna, adından da anlaşılacağı gibi şans-talih tanrıçası. İşin asıl ilginç yönü, geçenlerde Antalya kentinin ilk kurucusu Bergama kralı II.

 

Çalışmalarımızdan bir örnek.

Dinlerin beşiği, kültür mozaiği, binlerce yıllık tarihin tanığı Antakya... Bizi Antakya'ya götüren merak, insanlarıyla tanışabilmekti. Zira bir düğünde tanıştığım Parisyenleri andıran, yurtdışında okumuş, bugün memleketlerinde yaşayan Antakyalılar beni bir hayli şaşırtmıştı. Antakya civarındaki Doğu illerinden çok farklı bir yer. MÖ. 8000'e dek uzanan tarih ve kültürün izleri, kaybolan yapılarda değil de sanki insanlarında fark ediliyor daha çok. Antakya'yı ortadan ikiye bölen Asi Nehri'nin kuzeyi eski şehir, güneyiyse yeni yerleşimin olduğu, üst gelir grubunun yaşadığı bölüm. Eski şehirde yapılacak en iyi şey, kendinizi sokaklara bırakmak. Antakya'da bol bol çarşı var: Ayakkabı, kuyumcu, demirciler çarşıları.

Devamını oku...

TERK EDİLEMEYEN "ADA" ANTAKYA
Dinlerin beşiği, kültür mozaiği, binlerce yıllık tarihin tanığı Antakya... Bizi Antakya'ya götüren merak, insanlarıyla tanışabilmekti. Zira bir düğünde tanıştığım Parisyenleri andıran, yurtdışında okumuş, bugün memleketlerinde yaşayan Antakyalılar beni bir hayli şaşırtmıştı. Antakya civarındaki Doğu illerinden çok farklı bir yer. MÖ. 8000'e dek uzanan tarih ve kültürün izleri, kaybolan yapılarda değil de sanki insanlarında fark ediliyor daha çok. Antakya'yı ortadan ikiye bölen Asi Nehri'nin kuzeyi eski şehir, güneyiyse yeni yerleşimin olduğu, üst gelir grubunun yaşadığı bölüm. Eski şehirde yapılacak en iyi şey, kendinizi sokaklara bırakmak. Antakya'da bol bol çarşı var: Ayakkabı, kuyumcu, demirciler çarşıları.
Uzun Çarşı'da, künefe yapımında kullanılan tel kadayıfın dökümünü görebilir, sonra bir anda bir semerciyle karşılaşabilirsiniz. Çarşıların ardından eski Antakya evleriyle dolu bir arabanın giremeyeceği kadar dar sokaklar çıkıveriyor karşınıza. Evler çok eski, hemen hepsinin küçük de olsa birer avlusu var. Genelde Müslümanların yaşadığı semtte bol bol cami görmek mümkün. Açık camlardan Arapça müzik ve Arapça konuşmalar duyuluyor. Zaten kentte hemen herkes Arapça biliyor. Arap plakalı otomobiller, Arapça tabelalar Suriye'yle yakınlığın ve geçmişteki Arap kültürünün bir sonucu.
Antakya'nın eski kısmı küçük bir bölge. Eski Antakya evleri geniş avluları, işlemeli pencereleriyle çok özel evler. Azı restore edilmiş. Yine aynı bölgede camiler, kiliseler, havra ve cemevleri bir arada.

KATOLİK KİLİSESİNDE ROCK KONSERİ
Antakya dünyadaki iki milyar Hıristiyan için çok özel bir yer: Hıristiyanlığın Kudüs'ten sonra ikinci kutsal kenti. Hatta Hıristiyanlık kelimesinin, ilk defa burada kullanıldığı söylenilegelir. Dolayısıyla Antakya'da Ortodoks, Katolik ve Protestan kiliseleri görebiliyorsunuz. Protestan kilisesi bu inanç merkezlerinin en yenisi. İki yıl önce, Güney Korelilerce kurulan kilisenin yetkilileri bugün ilçede 35 kişilik bir Protestan cemaatin oluştuğunu söylüyor.
Bu bölgenin insanlarını farklı kılan, her zaman farklılıklarla iç içe olmaları. Katolik kilisesinin üst katına çıktığınızda, portakal ağaçları arasından Sarumiye Camii'nin minaresini görebiliyorsunuz. Bu tablo Antakya'nın sembolü adeta. Aynı kilisede bir rock konseri de izleyebiliyorsunuz. Biz izledik. Finlandiyalı Mikko adlı bir grubun etnik pop rock konserine sadece Katolikler değil, pek çok kişi gelmişti. Antakya'nın ortasından geçen Asi Nehri üzerinde hiçbir estetik yanı olmayan dört beton köprü var. Üç büyük depreme ve sellere dayanan Roma döneminden kalma ünlü taş köprü ise 1972'de dönemin belediyesince yıkılmış. Farklı bir mimari yapı olan eski Hatay Meclis Binası bugün porno filmlerin gösterildiği bir sinema. Antakya'nın binlerce yıllık mirası, mimarisinde değil sanki insanlarında yaşıyor. İnsanlar genelde modern ve eğitimli. Şehrin yamaçlarındaki en fakir mahallelerde bile özel bir hava var. Sanki herkes bu bölgenin yazılmamış kurallarına sessizce riayet ediyor. Ne Yahudi, ne de Rum mahallesi var Antakya'da; Alevi, Sünni, Hıristiyan, Yahudi iç içe yaşıyor.
"Antakya'nın en büyük zenginliği, insanları" diyor, Lena Abdo. Aslen Antakyalı olmayan Abdo, 18 sene önce bir ilçeye gelin gelmiş. Beyrut doğumlu, Londra'da büyümüş, Paris'te yaşamış. Antakya'dan sonra başka bir yerde yaşayamayacağını anlatırken şehrin sırrını da açıklıyor: "Herkes birbirine çok saygılı. Bir yas ya da bir bayram olduğunda buna herkes dikkat eder. Ben mevlitlere giderim. Müslüman arkadaşlar bizimle Paskalya'yı kutlar."
Lena'nın eşi Abud Abdo ise Antakya'nın elit kesiminden. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayabilecek imkanlara sahipken, Antakya'yı seçenlerden. İngiltere'de işletme okumuş, ABD'de master yapmış. Antakya'nın cazibesini "Burada fakir, zengin herkes eşittir. Sosyal statü farkları yoktur. Herkes aynı yerlere girer çıkar. Saygı, buradaki yaşamın özündedir" sözleriyle anlatıyor.

BEDRİ RAHMİ'Yİ ŞAŞIRTAN HEYKELTRAŞ
Abdullah Usta ise Antakya'nın gizli kalmış bir başka rengi. Abdullah Özalp 51 yaşında, Arap kökenli, taşları aşkla yontan bir heykeltıraş. İlkokuldan sonra okumamasına karşın arkeolojiyi çok iyi biliyor. 300 yıldır el yazması kitapları çoğaltan bir aileden geliyor. Japonya'dan ABD'ye kadar dünyanın birçok ülkesine eserlerini gönderen Abdullah Usta'ya dair hikayeler ilçede kulaktan kulağa anlatılıyor. Abdullah Usta, 15-16 yaşlarındayken tesadüfen Mimar Sinan Üniversitesi'nde hoca olan Bedri Rahmi Eyüboğlu ile tanışır. Ona çantasında bulunan bir parçayı gösterdiğinde, Eyüboğlu bunun karşısındaki çocuk tarafından yapıldığına inanmaz. Abdullah Usta iki gün Bedri Rahmi'nin gözünün önünde çalışarak hünerini ispat eder. Kentte anlatılanlara göre, Abdullah Usta yaptığı reprodüksiyonlar için "orijinal değildir" diye bir belge veriyormuş.

FİLARMONİ DERNEĞİ VE BAL YAPAN PEDER
Hıristiyanı da Müslümanı da vazgeçemiyor Antakya'dan. İstanbul'daki tıp eğitiminden sonra bir süre ABD'de kalıp buraya dönenlerden biri de Behiç Çinçin, Antakya'nın köklü Arap kökenli ailelerinden. Annesi Galya Çinçin yörenin hanım ağalarından. Zeytin üretimi yapıyorlar. Sportif havacılıkla uğraşan Behiç Çinçin, uçağını yakınlarda satmış, artık motorla ilgileniyor. Klasik müzik tutkunu, yılda 5-6 konser organize eden Antakya Filarmoni Derneği'nin başkanı.
Antakya'yı bu kadar farklı yapan hiç şüphesiz bölgenin dokusuna, insanlarına sinmiş o büyüleyici hava. Bu havaya kapılanlardan biri de Peder François Saluis. 81 yaşındaki peder 25 senedir Antakya'da. Türkiye'ye, 1950'lilerde, Selçuk'ta Meryem Ana Şapeli'nde bölge insanlarına yardım için çalışmaya gelmiş. Ardından Elazığ'da cüzzamlılarla ilgilenmiş. 1966'da Türk vatandaşı olan Peder François, eski bir Antakya evinde yaşıyor. Yıllarca piyano ve tenis dersleri vermiş. Yaşamak için Antakya'yı seçmesini ise şöyle açıklıyor. "Buradaki yaşamı, gürültüyü seviyorum. Komşularımın çoğu Arapça konuşur, bu sokak hep çocukların gürültüsüyle doludur. Ben kelebek değil arı gibiyim. En güzel yerde durur, bal yaparım."
Peder François'ın "en güzel yer' olarak seçtiği Antakya muhteşem bir mutfağa da sahip. Humus, süzme yoğurt, cevizli biber, kekik salatası, yoğurt aşı, kaytaz böreği, oruk (bir nevi mücver), nar ekşili patlıcan salatası (babaganuş), serimsek (et, soğan ve çeşitli baharatlarla yapılan bir çeşit börek), tepsi ve kağıt kebapları, kiremitte tavuk, çeşitli peynirler ve elbette künefe. Daha da uzatılabilecek bu liste, Antakya'nın kültüründeki çeşitliliğin bir yansıması gibi...