Suriye sınırında küçük, kendi halinde bir kasaba Harbiye... Bu küçük kasabada yaşayan bir aile, 3 kuşaktır binlerce yıllık Anadolu heykelciliğini tek başına sürdürüyor...
Antakya'nın Harbiye Mahallesi'nde, evinin bahçesindeki atölyesinde çalışan heykeltıraş Abdullah Özalp, yonttuğu gövdeye bakıp, "Müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz" diyerek hayıflanıyor...
Bu hayıflanmasında çok da haksız değil... Atölyesinin hemen arkasındaki otel, Arap turistlerin sıkça geldiği bir yer. Araplar heykel atölyesinin yanından geçip otellerine gidiyorlar ve Abdullah Özalp'i heykel çalışırken gördükçe, "Siz kafirsiniz, dinsizsiniz" gibisinden söylenerek geçiyorlar.
Harbiye neredeyse Suriye sınırında duruyor. Heykelcilik ise Antakyalı Özalp ailesinin artık tüm geçmişi.. Aile, Fransız işgali yıllan öncesinde, elle kitap yazımı anlamında "hattatlık' yapıyormuş. Yazım işini kolaylaştırıp kitap sayısını çoğaltmak için aile, "steatid" denilen taşı 1,5 x 1,5 x 15 cm. boyutlarında kesip üzerine cümleleri tersten kazımış ve bir kalıp elde etmiş! Yöredeki Fransızlar bu özgün baskı tekniğini fark edince, önce kitapları sonra da steatid taş kalıplan sömürürcesine satın almışlar. Bugün artık ne Harbiye'de ne de ailede bu ilginç çaba- ya ait izlerin bir örneği var! Bu sıra dışı baskı kalıplarının Fransızların eline geçmiş olması, yöre etnografyası açısından büyük bir kayıp. Bu nedenle Abdullah Özalp üzülerek, "Bilseydik kendimize de birkaç numune saklardık" diyor.
Fransızlar hat sanatına ilişkin örnekleri tüketince, aile, geçimini sağlamak için, önce kazıma yoluyla Arapça yazıların işlendiği taşları üretip satmaya girişmişler. Ama Fransızlar, Arap abecesinin monotonluğundan sıkılıp, kuş ve çiçek motifleri gibi şeyler istemişler. Böylece iş, yazı ve kazımadan küçük heykelciklerle hatıra eşyalar üretimine kadar gelmiş. Ailenin eli taş üzerine şekiller kazımaya yatkın olduğundan, bir gelenek başlamış. Kullanılan taşlar ise, başta mermer olmak üzere kireçtaşı, bazalt, steatid ve ender olarak da damarlı ham turkuvaz.
Ustaların yaptığı örnekler başlangıçta teknik yönden oldukça zayıfmış. Daha sonraki yıllarda, özellikle Abdullah Usta, tekniğini epeyce geliştirmiş. Artık işçiliği en başarılı olanları bir suredir satmıyor: "Amacım, başarabilirsem Harbiye'de bir müze kurmak."
Yağ Kandilinin Öyküsü
Antakya'da kuşaktan kuşağa yürüyen bu geleneğin bugünkü temsilcilerinde baba Ali Özalp öne çıkıyor. 80 yaşının üzerinde olduğu için artık heykel çalışmıyor, yalnızca küçük taşlar üzerine kazıma yoluyla yazılar oyuyor. Ailede heykelciliği, bir klasik Roma heykelciliği çizgisi anlamında geliştiren kişi ise, Ali'nin oğlu Abdullah Özalp. Ali Özalp'in çocukları arasında da en yeteneklisi Abdullah; kendisini sürekli yenilemeye özen gösteren ustanın ilk çalışmaları ile sonrakiler arasındaki gelişmeyi gözlemlemek mümkün.
Bir gün, daha ilk yıllarında, ustamız antik dönem bir yağ kandili yapmış, üzerinde de motif olarak, "kafasına göre" Asur, Roma ve Grek figürlerini yan yana kullanmış. Bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın hediyelik eşya satış merkezi DÖSİM'e satmış. Ardından ABD'li bir hanım bu kandili alıp, Türkiye'de orijinali de vardır, diyerek tanıdığı bir profesöre göstermiş. 0 da fakültesindeki belli başlı uzmanlarla birlikte bizim Kültür Bakanlığı'na uzun bir faks çekip fazladan bilgi istemiş ve "tüm araştırma masraflarını üstleniyoruz" notunu da düşmüş.
Kültür Bakanlığı da bütün müze ve koleksiyonculara durumu duyurmuş, kandilin orijinalinin bulunması için. Kuşkusuz bir sonuç çıkmamış; ama sonradan Van Müzesi'nin DÖSİM yetkilisinin aklına Abdullah Usta gelmiş ve olay kısa sürede çözülmüş. Sonradan ABD'li profesörlerin bir kısmı Türkiye'ye gelip, Abdullah Usta'yı heykel atölyesinde ziyaret etmişler ve buranın "dünyada klasik Roma çizgisine en yakın atölye olduğunu" belirtmişler!
Harbiye heykelciliğini sosyolojik olarak irdelediğimizde, savaş sonrası işgalin ağır koşullarında toplumdaki etnografik birikimin kendisini yeniden yarattığını söylemek mümkün. Bir başka deyişle, Antakyalı bu heykelci aile, binlerce yıl önce belki de aynı köyde yaşayan heykel ustalarının geleneğini devralmışlar.
İşin ilginç yanı, Özalp ailesi için aynı koşulların günümüzde de devam etmesi. Ali Özalp'ten sonraki ilk kuşak çalışmalarını hala Harbiye'de sürdürürken, ikinci dalga diyebileceğimiz "torunlar" kuşağı da, bu yöresel heykelciliğe Antalya'da devam ediyorlar. Bu dışa açılma çabası, hem yeni başlayan geleneğin sürdürülmesi, hem de işin yaygınlaştırılması açısından önemli. Alıcıların önemli ölçüde yabancı olması, kuşkusuz bu konuda ilk elden belirleyici bir işleve sahip. Ayrıca Antalya gibi turistik bir kentte çalışmak, heykeli Türk toplumuna benimsetmek ve sevdirmek yönünden de önemli.
Mektepli alaylı tartışması
Bir toplum içinde yer alan heykeltıraşlar, toplumun yukarıda değindiğimiz geleneklerinden ötürü, müşterilerini genellikle içinde yaşadıkları toplumdan seçme olanağı bulamıyorlar. Ayrıca kısaca işlemeye çalıştığımız Harbiyeli heykeltıraşların bu noktadaki sorunları iki yönlü. Örneğin, Antakya'nın merkezinde halkın "Vali Göbeği" dediği binaların ortasına Abdullah Özalp bir Tykhe anıtı yapmış. Tykhe (Fortuna) Antakya kentinin simgelerinden ve antik dönem tanrıçası. Kentin günümüzdeki Anadolu-Ortadoğu sentezi kültürüyle doğrudan bir bağlantısı yok. Tüm amaç, turistik bir batılı çağrışım yapmak. Bu nedenle anıtın dört bir yanını, Antakya ve çevresinin tarihi-turistik sembolleriyle donatmışlar.
Ancak Özalp'ler anıtın orada kalıp kalmayacağından kaygılılar; nedeni ise, sanatçısının "ehil olup olmaması', yani "alaylı" bir ustanın elinden çıkması. Akademi kökenli heykeltıraşlar, Harbiye'dekiler gibi halk sanatçılarına biraz tepeden bakarak dudak büküyorlarmış. Sözün gelişi, ustanın hemşerisi ve akademi kökenli "mektepli t' bir heykeltıraşın anıt için yaptığı "yamalı bohça" yakıştırması, buna bir örnek... Oysa bu anıtı, batının bugün ulaştığı sanatsal ölçülerle güya eleştirmek yerine, bölgenin kendi otantik geçmişinden çıkardığı kültürel bir kazanç saymak gerek.
Çünkü antik dönemde Anadolu'da Perge, Aphrodisias, Tralles ve Bergama gibi, neredeyse kentlere özgü heykel okulları varken, bugün modern çağlarda oluşmuş, dünya çapında bir Anadolu heykeltıraşlık okulundan söz açmak ise yalnızca "abes" Üstüne üstlük bugünün Anadolu'su, Ankara gibi bir metropolde bile heykel görünce hala "içine tüküren" yöneticilerle ya da Atatürk büstlerinin karşısına ellerindeki çekiçlerle çıkıp, "put" diyerek kırmaya çalışan kişilerle dolu. Tabii böylesi heykel tahripleri karşısında "mekteplilerin" bir dizi heykelsel eyleme "geçememeleri" de epeyce ilginç...
"Ahlaksız tanrı" olur mu?
Antakya'daki Tykhe'ye geri döndüğümüzde, tanrıçanın yeni anıtına "mektepliler" dışından gelen diğer eleştiriler ise, Tykhe'nin bir "fahişe" olduğu noktasında toplanıyor. Oysa Tykhe- Fortuna, adından da anlaşılacağı gibi şans-talih tanrıçası. İşin asıl ilginç yönü, geçenlerde Antalya kentinin ilk kurucusu Bergama kralı II. Attalos'un bir heykeli de Antalya'ya dikilmek istenirken, Tykhe'ye benzer bir karalama Attalos'a da yapılmış, kralın "homoseksüel" olduğu gerekçesiyle anıta karşı çıkılmıştı. Antalya'ya Attalos'un yanı sıra, kenti Türklere kazandıran Selçuklu sultanı Gıyasettin Keyhüsrev'in heykelinin dikileceği haberi de önemli bir kültürel gelişme. Harbiye'deki atölyeyi ziyaret eden bir kişi, Abdullah Usta'nın yaptığı yarı çıplak heykellere uzun uzun baktıktan sonra, "Valla usta!" demiş, "Sen eğer Erzurum, Malatya gibi bir yerde olsan bu heykelleri asla yapamazdın."
Toplum karşısındaki duruşuyla otantik-alaylı heykelciliğin daha bir profesyonel olduğuna ise hiç kuşku yok. Çünkü, her şeye karşın onlar üretmeye devam edecekler. Bu yönden bakıldığında, batı kültüründe güzel sanatların saygın bir dalı olan "heykel"in geleneğimizde yeri, nefes kesici çatışmaların odağında duruyor...